Çarşamba, Temmuz 29, 2026
Cinci HocaGizemli OlaylarKara BüyüTers Giden Ritüeller

Nazar

Yıl sanırım 2009’du. Mevsim yaz, ben henüz 10 yaşlarındayım. Kız kardeşimle birlikte memleketteki çiftliğe gönderilmiştik. Günler sessiz, sakin ve sıcaktı. Çocuğuz tabii… Eğleniyoruz. Sabah gün doğmadan kalkıyoruz, kumla oynuyoruz, tavukları kovalıyoruz, hortumla birbirimizi ıslatıyoruz.

Her şey sıradandı. Çiftlik, köy… Sadece akraba evlerinden ibaret bir yer. Biz de anneannemle kalıyoruz. Kaldığımız ev, köydeki diğer evlerden biraz daha uzakta. Ufak bir yolla ayrılıyor. Bu kadar sade bir tablo, yaşadıklarımın nasıl başladığını düşündüğümde hâlâ aklıma sığınıyor.

O geceye kadar her şey sıradandı.


Kavuncunun Gelişi ve Çocukluk Sevinci

Yine bir sabah kardeşimle erken kalktık. Öğlene kadar oyalandık. O gün kavuncu gelecekti. At arabasıyla beraber, bizim yaşlarda iki akraba çocuğu da geldi. “Beraber gezelim,” dediler. At arabasının üzerine atlayıp köy içinde dolaştık. Onların evine gittik. Oyunlar oynadık, kavun yedik, hayvanlarla uğraştık. Akşam olduğunda döndük.

Eve döndüğümüzde, yurt dışından gelen akrabalarla güzel bir akşam geçirdik. Onların da iki çocuğu vardı, benden küçüktüler. Gece karanlık çökene kadar oynadık, yorulduk. Sonra herkes yataklara çekildi.

Ben tek kişilik yatakta tek başıma, kardeşim ve anneannem ise diğer yatakta yatıyordu. Oda düzeni şöyleydi: Yatağım duvara bitişikti, kapı da yanımdaki duvarda. Diğer yatak, benimkine paralel pozisyondaydı. Kapının dili yoktu, hep açık duruyordu.


O Gece

O gece kendimi farklı hissediyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir huzursuzluk vardı üzerimde. Gözümü açtım. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum ama gecenin bir vakti olduğu kesindi.

Midem bulanıyordu. Vücudum yanıyormuş gibiydi. Yorganıma sıkı sarılan biriyimdir. Ama bu defa yorganı üzerimden attım, hafifçe doğruldum… O an, hayatım boyunca unutamayacağım o sahneyle karşılaştım.

Kapının önünde biri duruyordu.

Dimdik, hareketsiz, sadece beni izliyordu. Objesi seçilemiyordu ama birinin orada olduğuna emindim. Onu gördüğüm anda, o da odadan çıkıp gitti. O kadar ani ve sessizdi ki… Her şey bir anlık olmuştu. Yorganı başıma kadar çekip kendimi duvarla yorgan arasına sıkıştırdım.

Terliyordum. Nasıl uykuya daldım bilmiyorum. O an zaman durmuş gibiydi.


Sabah: Bedensel Tepki

Sabah gözlerimi açar açmaz dışarı fırladım. Ev tek katlıydı, doğrudan salona açılıyordu. Salonda anneannem karşılıklı biriyle konuşuyordu. Ben hiçbir şey diyemeden kusmaya başladım.

Şiddetliydi. Midem içime çökmüş gibiydi. Dizlerimin üstünde, ellerim toprakta… Boğulacak gibiydim. Köpek geldi, gözümün önünde kusmuğumu içmeye başladı. Her dilini çıkardığında ben daha şiddetli kusuyordum.

Ağlamaya başladım. Ne konuşabiliyor ne de tepki verebiliyordum. Anneannem çaresizce köpeği kovdu. İçeri girdik. Midem hâlâ bulanıyor, tir tir titriyordum. Yoğurt, şeker ve ekmek karışımı verdiler. Sevdiğim bir yiyecekti ama ağzıma götürmemle tekrar kustum.

O andan itibaren bana verilen her yiyecek aynı şekilde geri geldi. Konuşmak zor, gözümü açmak zor… Hemen ilçe hastanesine götürdüler. Serum verdiler, bir etkisi olmadı. Her şey daha kötüye gidiyordu.


Hastane: Cevapsız Sorular

Testler yapıldı. Hepsi temizdi. Bu, herkesi daha çok korkuttu. 24 saattir hiçbir şey yememiştim. Her lokma bana azap veriyordu. Konuşmak istemiyordum, sadece gözlerimi kapatmak istiyordum. Tek kelimeyle yorgundum.

Şehir merkezindeki özel hastaneye sevk ettiler. Orada testler tekrarlandı. Yine temiz… Ama ben hâlâ kusuyordum, hâlâ konuşamıyordum.

Bir ara konuşmaya çalıştım. Duvarlarda şekiller gördüğümü, garip çizgilerin kavga ettiğini anlatmak istedim. Ama kelimeler çıkmadı. Sadece “bir şeyler görüyorum” diyebildim. Doktor, “uçakla başka şehre sevk edelim” dediğinde anneannem perişan oldu.

O an ağlayarak, “Beni buradan çıkarın…” diyebildim.


Molla’nın Yanında

Yakınlardaki tanıdık bir Molla’ya götürdüler beni. Koluma girdiler, cami bahçesindeki bir odaya aldılar. Herkes tanıdık gibiydi ama ben yabancıydım. Molla beni minderlere oturttu. O konuşuyordu, ben susuyordum. Konuşamıyordum artık.

Dua okumaya başladı. Elinde uzun bir dal vardı. Onu omuzlarıma dokundurdu, anlaşılmaz şeyler söyledi. Önünde bir masada yazılar yazdı. O yazılar, küçük küçük kâğıtlara bölündü.

Bir bardağın içinde ayran vardı. Kâğıtları ayranın içine attı ve bana uzattı:

Bunu iç.

O an kadar hiçbir şeyi ağzıma götürememişken, bu ayranı kana kana içtim.


Yeniden Doğmak Gibi

İçtikten sonra kendimi salonun ortasına attım. Bir sıcaklık, bir boşalma… Hayatımda bir kez yaşadım o duyguyu. Sanki bulutların üzerindeydim. Ağlamaya başladım.

Konuşabiliyorum!” dedim.

Anneannem ağladı, içeridekiler ağladı. Hepsi birden ağlamaya başladı. Elime bir şey sıkıştırdılar, “Molla’ya ver,” dediler. Elimi öptüm, dışarı çıktım.

Anneannem ve Molla fısıltıyla bir şeyler konuştular. Ne dediklerini duymadım. Umurumda da değildi. Ruhum geri dönmüştü sanki.


Sonrası…

Sonraki günlerde yazılar kesilip içeceklerime kondu. Her şey birden düzelmedi ama toparlandım. Hâlâ bazen kendime sorarım: O gece kapıda duran şey neydi?
Hiç kimseye anlatmadım. Kimseye ispatlamak zorunda hissetmedim kendimi.

Bir tek şeyi hatırlıyorum:
Molla, anneanneme fısıltıyla bir şeyler söyledikten sonra içeriden biri “bu çocuk çok fena nazara gelmiş” demişti.
O zamandan beri bu kelime, başka bir anlam taşır benim için.

Yaşadım. O gecenin ne kadar gerçek olduğunu sadece ben biliyorum.

Reaksiyon Bırak

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir