Çarşamba, Haziran 3, 2026
Cinci HocaGizemli OlaylarHüddamKaranlıktan GelenlerMusallatZiyaretçiler

Sobanın Ardındaki Lanet: Bir Köyün Gizemli Sırrı

Başpınar Köyünde Başlayan Tuhaf Olaylar

Adım Halil. Bu hikayeyi anlatmamın tek sebebi, hala tam anlamıyla kabullenmemiş olmam. Çünkü olanları akıl süzgecinden geçirdiğimde, mantığın susup inancın devreye girdiği bir karanlığa çıkıyor yolum. 1997 yılının kışında, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başpınar köyünde yaşadık bunları. Biz dört kişilik bir aileydik: Annem Hatice, babam İsmail ve ablam Zeynep’le birlikte yaşardık. Babam hayvancılıkla uğraşırdı; evin geçimi koyunlardan ve ara sıra sattığımız yoğurtlardan sağlanırdı. O kış erken bastırmıştı, dağlar çoktan beyaza bürünmüştü, köy yolu neredeyse tamamen kapanmıştı. Evimiz köyün en yüksek yamacına kuruluydu. Hemen altında, eskiden mağara olduğu söylenen ama sonradan babam tarafından kapatılıp ahıra çevrilen bir yapı vardı. Taştan duvarları ve teneke çatıyla örtülmüş bir girişi vardı. İçeride üç-beş koyun, birkaç keçi ve yavruları olurdu.

Ahırda Duyulan Çığlık ve İlk Korku Anları

O kışın başında babam, “Bu sene sen de benimle ahırda kalacaksın,” dedi. O sıralar on iki yaşındaydım. İlk gece ahırda babam sobayı yakmakla uğraşıyordu. Sobanın içi neredeyse küllenmişti. Babam eski bir çuvaldan kurumuş küçük parçalar aldı ve sobaya “İyi tutar bu,” diyerek içine attı. Sonra çakmakla tutuşturdu. Sobadan dumanla birlikte garip bir koku yükseldi; sanki yanmış yünle karışık, eski, rutubetli bez gibi kokuyordu. Derken birden “Ah!” diye bir ses geldi. Tüm ahırı titreten, boğazı yırtar gibi gelen bir çığlık duyduk. Kulağımın zarını tırmalayan, keskin, insan sesi olmayan, büyük bir acı taşıyordu. Hayvanlar çıldırmış gibi zıplamaya, tepinmeye başladı. Sobadan çıkan alev bir an parladı ve sonra sönmeye yüz tuttu. Babam hızlıca sobanın kapağını kapattı. “Fare sesi bu,” dedi babam, ama sesi inanmıyordu. Belki de bir hayvan sıkıştığı bir yere girmişti. Ben yerimden kımıldayamadım, dizlerime kadar çektim. Ses kesildi ama o çığlığın yankısı sobanın içinden çıkıp ruhuma işlemişti sanki. Gece boyunca gözümü kırpmadan sobaya baktım. Babam sırtını dönmüş, mırıldanarak dua okuyordu. Göz kapaklarım ağırlaştı, uykuya dalarken titriyordum ama bu titreme soğuktan değil, bir şeylerin yanlış gittiğini hissetmekten geliyordu.

Kabuslar ve Gizemli Gözler

Sabaha karşı bir rüya gördüm. Ahırın ortasında durmuşum. Sobadan çıkan dumanın arasında biri belirdi; üstü başı yanık, saçları sarkmış, yüzü karanlıkla örtülüydü. Bir kadındı ama gözleri simsiyah, dipdiriydi. “Sen yaptın,” dedi soğuk ve boğuk bir yankıyla, “Sen yaktın onu”. Kendimi savunmaya çalıştım ama ağzımdan tek kelime çıkmıyordu. Geri geri kaçarken soba kapağı kendi kendine açıldı. İçeriden bir bebek ağlama sesi yükseldi. O anda sıçrayarak uyandım. Babam hala uyuyordu. Sobadan zayıf bir ışık yayıyordu ama içi kül olmuştu. Dışarısı hala zifiri karanlıktı. Kalkıp dışarı çıkmaya yeltendim ama tam kapıya yaklaşırken, kapının aralığından bir çift göz bana bakıyordu. Uzun süre kıpırdamadan baktı, sonra aniden kayboldu. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.

Gün Işığında Artan Endişe ve Hülya’nın Kayboluşu

Sabah ezanı ile birlikte babam kalktı. Abdestini alırken burnundan su çekerken çıkardığı homurtulu sesler bile bu defa ürkütücü gelmişti. Ben hala içimdeki korkuyu yenememişken babam sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. O gün kahvaltı sırasında rüyamı anlatmak istedim ama içimden bir ses susmamı söyledi. Annem ve ablam kahvaltıyı hazırlarken ben sadece sobaya baktım. Küllerin altında gizli bir sır var gibiydi. Ve o gece yaktığımız o çuvalın içinde ne olduğunu kimse bilmiyordu ama sobanın o gece yuttuğu şey sadece çuval değildi, bizim huzurumuzdu. O sabah kahvaltıdan sonra babam, “Bugün sen evde kal Halil, ben kuzuları meraya çıkaracağım,” dedi. Ses tonunda bir yorgunluk vardı ama belli etmiyordu. Gözlerinin altında ince morluklar oluşmuştu. Annem de fark etmiş olmalıydı ama o da sessizdi.

Evde yalnız kalınca elim bir türlü iş tutmadı. Sürekli sobaya, o gece yaktığımız çuvala dönüyordu aklım. Gerçekten sadece çuval mıydı o? O sesi duymadık mı? Gördüğüm rüya da cabasıydı. Yatsam olmuyordu, uyursam kabuslar geri geliyordu. Tam bir girdabın içindeydim. O gün öğleden sonra, evimizin hemen yanındaki komşumuz Cemile teyze elinde yoğurt kabıyla kapımıza geldi ama gözleri telaşlıydı. “Hatice kız, Hülya yine yok,” dedi. “Öğleden beri ortalıkta yok. Dere tarafına baktım, orada da yok. Saati gören var mı?” Annem duraksadı. O isim boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Cemile teyze bahsettiği Hülya ile ilgili konuşurken sesleri gitgide uzaklaştı. İçimde bir ürperti hissettim. Sobanın başında durdum, sanki içine eğildikçe yankılanan bir uğultu vardı. Gözlerimi kapatınca yine o bebek ağlaması, o kadının sesi.

Ahırda Tekrar Yaşananlar ve Veysel Hoca’nın Yardımı

Akşam ezanına doğru babam döndü. Hayvanları içeri aldıktan sonra bana döndü: “Gece yine ahırda kalıyoruz Halil. Bu defa ikimiz de Kur’an okuyacağız. Ne gördüysen anlatma. Bizim vazifemiz hayvanı korumak, hepsi bu”. Kendimi zorlayarak “Tamam,” dedim. O gece ahırda yatmadan önce babam önce Yasin suresini okudu, ardından ben Felak ve Nas surelerini okudum. Birlikte dua ettik. Sobayı bu kez ben yaktım ama o gece çuval kullanmadık, küçük odunlar, kuru dallar, biraz da talaş kullandık. Gece yarısına doğru gözüm yeni yeni kapanmıştı ki yine o uğursuz çığlık. Bu sefer daha kısa ama daha yakın. Sobanın içinden değil, sanki duvarların arkasından gelmişti. Gözlerimi açtığımda sobanın alevi sönmeye yüz tutmuştu, orada da loş bir turuncu parıltı kalmıştı. Babam kıpırdamıyordu. Ona seslendim ama cevap yoktu. Bir anda rüyada mıydım yoksa uyanık mıydım anlayamadım. Ahırın kapısı hafifçe aralandı. Kapıdan içeri yırtık elbiseli bir kadın süzüldü. Ayağı çıplaktı, saçı çamurluydu ama yüzü görünmüyordu. Yavaş yavaş bana doğru geldi. Tam bağırırken birdenbire yok oldu. Sıçrayarak uyandım. Hemen kalkıp odun atmaya çalışırken babam da doğruldu. “Her içinde kalmıştı, gördün mü sen de?” dedi. “Evet,” diyebildim sadece.

Sabah olduğunda babam beni yanında götürmeye karar verdi. Kemaliye’nin iç taraflarında Çift köyünde yaşlı bir hoca vardı: Veysel Hoca. Eskiler onun görülmeyeni bilenlerden olduğunu söylerdi. Hoca dış dünyayla pek işi olmayan, kimseye kolay kolay kapı açmayan biriydi. Yola çıktık. Karlı yamaçlardan geçerek iki saate vardık. Hoca bizi tanıyordu. Babam olanları anlatmaya başladı: Sobadaki çığlığı, rüyaları, görülen kadın figürünü. Veysel Hoca başını sallayarak dinledi. Sonra bana döndü: “Sobaya attığınız çuval, o çuval nereden geldi?” Babam biraz duraksadı: “Eski ambarın köşesinden bulmuştum, içinde bir şey yoktu sandım, boştu”. Hoca sustu. Ardından içeri geçip küçük deri bir kese getirdi. İçinden iki küçük muska çıkardı. Birini bana, birini babama verdi. “Bunu gece boynunuzdan çıkarmayın,” dedi. “Siz farkında olmadan bir kapı açmışsınız. O kapının ardında sadece rüyalarla sınırlı kalmayabilir”.

Lanetin Kökeni: Hülya’nın Hikayesi ve Ters Tepmiş Büyü

Dönüş yolunda babam hiç konuşmadı. Eve vardığımızda annem bir şeyler söylemek istedi ama babam elini kaldırıp “Konuşma Hatice,” dedi. Gece olunca ilk defa ahırda yatmadık, o gece evdeydik. Ama sanki ne yapsak da o şey bizimle beraber eve de gelmişti. Çünkü gece evin sobasında yanan alevlerin arasından yine o gözler bana bakıyordu. Sabahın ilk ışıkları evimizin küçük mutfağından içeri süzülürken ben hala dün geceden kalan uykusuzluğun gölgesini üzerimde hissediyordum. Babamın yüzünde yorgunluk ve kararlılık bir arada duruyordu. Veysel Hoca’nın verdiği muskayı boynumda hissediyordum ama içimdeki huzursuzluk azalmamıştı. O muskanın ağırlığı sanki görünmeyen bir zincir gibiydi. “Bugün komşu köylerden biri olan Şirince’ye gidip Hülya’nın ailesiyle konuşacağız,” dedi babam. “Bu işin kökenini öğrenmeden rahat edemeyiz”.

Şirince’ye varınca, güneşin yumuşak ışıkları arasında eski taş evlerin arasında yürüdük. Hülya’nın teyzesinin evi kasabanın biraz dışındaydı. Kapıyı yaşlı bir kadın açtı. Gözleri neredeyse tamamen görmüyordu. Sesindeki titreme, yaşadığı acının derinliğini yansıtıyordu. “Hoş geldiniz,” dedi zorlukla. “Hülya bizim kızımızdı. Onun başına gelenler köyde hala anlatılır”. Babam ve Hoca oturduklarında kadın anlatmaya başladı: Hülya gençken köyün dışında terk edilmiş eski bir Rum evine sık sık gitmeye başlamıştı. Aşk acısı çekiyordu ve çaresizlik içinde civardaki bir çarşıdan yardım istemişti. Ancak o yardım Hülya’nın hayatını cehenneme çevirmişti. “Ona birtakım muska ve dualar verdi ama Hülya büyünün etkisini tam anlayamamıştı,” dedi teyze. “O evde yapılanlar yanlış yapıldı, büyü ters tepti. Büyüyü veren hoca aniden öldü, boynu kırılmış halde bulundu. O günden sonra Hülya’nın üstüne musallat oldular”.

Babam başını salladı: “Bu yüzden köyden kimse onunla evlenmek istemedi, değil mi?” “Evet,” diye yanıtladı teyze. “O da kimseyle kalamadı, yalnızlaştı. Ama en kötüsü, bu büyü yüzünden o gece evde bir bebek doğdu. Kızımızın sırrıydı bu”. Veysel Hoca araya girdi: “Bu tür büyüler ateş taifesine aittir. Enerjisi güçlüdür ve zararları sadece yaşayanlara değil, tüm çevrelere yayılır. Büyü ters teptiğinde geri dönüşü zor olur”. Dönerken ben babama sordum: “Biz bu büyüyü nasıl kaldıracağız? Muska koruyor mu?” Babam derin bir nefes aldı: “Koruyor ama yeterli değil. Bize düşen dua, sabır ve dayanmak. Bu muska bir kapı kapatır ama yeni kapılar açabilir”.

Köyde Artan Huzursuzluk ve Geçmişle Yüzleşme

Eve döndüğümüzde köyde hava ağırlaşmış gibiydi. Komşuların fısıltıları rüzgarla gelen ürkütücü sesler gibi kulaklarımıza doluyordu. Hülya’nın evi terk edilmiş, içi boşaltılmıştı. Orada artık sadece acı ve lanet vardı. O gece sobanın alevleri arasında yeni gölgeler belirdi. Bebek ağlamaları ve kadın çığlıkları rüyalarımı sardı. Korku gerçeklikten bile yakındı artık. O gece uykum kaçtı, gözlerimi kapatamıyordum. Soba odanın köşesinde hafifçe titreyen alevleriyle sessizce yanarken içimde büyüyen o korku daha da ağırlaşıyordu. Gecenin sessizliği ara ara dışarıdan gelen esrarengiz seslerle parçalanıyordu. Tavandaki kirişlerin arasından süzülen soğuk hava sırtımı ürpertiyordu. Sabahın erken saatlerinde babam ve Veysel Hoca yine bahçede dua ediyordu. Kendi kendime düşündüm: Kaç nesildir süren bu lanetin ucu nereye varacak? Hoca dualarını bitirip “Artık başka önlemler almamız gerekiyor,” dedi. Babam bana döndü: “Mehmet, artık ahırda yalnız kalmak zor. O sesler, gölgeler seni takip ediyor. Burada kalmak tehlikeli”. O gün köydeki herkes evden çekildi. Hülya’nın evi yıkılmış, etrafı hayaletler gibi sessizdi. Annemiz her zamankinden daha sık dua ediyor, Kur’an’dan ayetler okuyordu. “Güçlü olmalıyız,” diyordu sessizce.

Akşam üzeri ahıra gittiğimde korkunç bir soğuk dalgası hissettim. Sobanın yanında duran eski ahşap kapı yavaşça gıcırdadı. İçeri baktığımda karanlıkta şekilsiz bir silüet belirdi. Gözlerime inanamadım; o Hülya ablaydı ama değil gibiydi. Sanki ruhu bedeninden kopmuş, içi boş kalmıştı. “Beni affet,” dedi solgun sesiyle. “Sana zarar vermek istemiyorum ama lanet beni bırakmıyor”. Kaçmak istedim ama ayaklarım donmuş gibiydi. Babamın öğrettiği duaları hızlıca mırıldandım. Gölge titredi ve yavaşça silindi. O andan sonra anladım ki lanet sadece Hülya’yı değil, bizi de esir almıştı. Çözüm için geçmişle yüzleşmek, o metruk yapıya gitmek zorundaydık. Günler geçtikçe köydeki huzursuzluk daha da artıyordu. Hayvanlar korkudan yem yemiyor, gece tıkırtılar ve fısıltılar daha da belirginleşiyordu.

Lanetin Sonu ve Gerçek Huzur

Babamla Veysel Hoca artık yapılması gerekeni biliyordu: Lanetin başladığı o terk edilmiş Rum evine gitmek, orada olan biteni sonlandırmak. Akşam üzeri üzerimize kalın paltolar geçirip yanımıza sadece dua kitaplarımızı ve muskaları alarak ormana doğru yürüdük. Karanlık çökmüştü. Ağaçların gölgeleri bizi ürkütüyor, her çıtırtı içimizi tüketiyordu. Metruk yapıya yaklaştığımızda gece rüzgarı sanki uyarır gibiydi. Ev yıkılmak üzereydi, camlar kırılmış, kapısı ağır ağır sallanıyordu. İçeri adım attığımızda toz ve eski odaların kokusu boğucu geldi. Ortada yanmakta olan bir ateş vardı, etrafımda kimse yoktu. Bir anda evin köşesinden o tanıdık silüet belirdi: Hülya ablanın hayaleti. Gözleri boş, yüzünde acı ve öfke vardı. Babam derin nefes alıp Kur’an’dan sureler okumaya başladı. Veysel Hoca da dualarını mırıldanıyordu. Silüet “Beni bırakın, beni rahat bırakın,” diye ağlıyordu. Dualar yükseldikçe evdeki karanlık azalmaya başladı. Bir rüzgar esti, ateş söndü, gölge yavaşça yok oldu. O an anladık ki gerçek huzur ancak geçmişin karanlık sırlarıyla yüzleşince mümkün olabiliyordu.

Ertesi sabah köye döndüğümüzde hava daha hafif, kuşlar daha canlı şarkılar söylüyordu. Babam gözlerime bakarak “Mehmet, hayat bazen en karanlık anlarda bile ışığı bulmamızı ister,” dedi. Yıllar sonra bile o geceyi unutmadım. O küçük köyde, küçük bir ahırda başlayan, terk edilmiş eski bir evde son bulan hikayemiz; korku, umut ve affedicilik ile örtülü bir ders oldu.

Reaksiyon Bırak

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir